13 Aralık 2011 Salı

YılBaşı Filmleri

Son dönemlerde alkol alışkanlığımın can sıkıcı bir deneyime dönüşmesinden mütevellit sona erdirdim içki masalarıyla aramdaki münasebeti. Yıllardır efsanevi bir yılbaşı gecesi tecrübe etmek isteyen benim gibi muhabbet düşkünü bir ademin yılbaşı gecesi için elinde pek bir düstürü kalmadı dolayısıyla. Herkes camekanların arkasında kadehleri birbirine kaldırırken ve yahut masalarının üzerinde dengelerini kaybetmeksizin dans etme çabalarında kaybolurken; sıcacık yurt odasında kocaman bir ekranın karşısında envai çeşit çerez ve kocaman bir çaydanlıkla film izleyeceğim. Diğer opsiyonlara oranla daha sönük geçmesi muhtemel bu planın cilalayıp parlaklaştırmak için pek uğraştım. İşte liste. İddialıyım ki, bu beş filmin oluşturduğu voltran beni pekala yeni yılan en mutlu ademlerden birisi haline getirebilir.


* Maltese Falcon 1941
Film-noir janrısını neredeyse tek başına tanımlayan bu John Huston harikası, sunduğu reddedilemeyecek Bogart karizmasıyla pekala bu gece için viski muamelesi görmeyi hak ediyor. Takip edilmesi zor entrikası, beklenmedik anlarda gelen hoş sürprizleri ile hoş bir kızla yapılacak flört ile de eşdeğer-kararında bıraktırır film, kötü sürprizler can sıkmaz.

* The Third Man 1949
Bogart karizmasıyla yarışabilecek bir oyuncu varsa o da aynı zamanda çok büyük bir yönetmen de olan Orson Welles'tır. İkinci dünya savaşı sonrası Viyana'sında geçen bu film -saygı gören bir kaç ingiliz sinema dergisi tarafından tüm zamanların en iyi ingiliz filmi seçilmiştir- her parçasından akan yüksek performans Orson Welles'in ortaya çıkması ile biraz sönük kalır; o kadar iyidir Welles.

* Sleuth 1972
Karizma adamların sinir harbi şeklinde özetlenebilecek bu film, aynı isimle tiyatro oyunundan Joseph L. Mankiewicz tarafından uyarlanmıştı. Micheal Caine ve Laurince Oliver'ı karşılıklı poz kesmelerini izlemek yılbaşı gecesi için krema sosu. 

*A Nightmare On Elm Street 1984
İleride karizmasından yenemeyecek hale gelen Johnny Deep'in tüysüz hali bile bu film için yeterli bir referans. Saatin ilerlemesi ile azalan ilgiyle ters orantılı olarak artan ucuz görsel efekt numaraları da cabası. Belki de gelmiş geçmiş en ilginç villianlarından olan Freddy Kruger, Nancy'nin peşinden karanlık sokaklardan koştuğu sahne bile zevkten dört köşe edebilir.

* The Three Burials of Melquiades Estrada 2005
İsmi bile günaha davet ediyor. Inarritu'nun arkasında isim olan Arriaga'nın senaryosunu yazdığı Tommy Lee Jones'un hem yönetip hem başrol oynadığı film bir başka efsane film olan "Bring Me the Head of Alfredo Garcia" ile bağlarını inkar etmeden ortaya güçlü bir anlatı koyuyor. Vurucu son olarak gerçekten efektif seçim olduğu söylenebilir pekala; her ne kadar can sıkıcı noktalara sahip olsa da. 

5 Nisan 2011 Salı

Notlar

  • Bağımsız Sinemanın en güzel yanı evrensel prensiplere sahip olmasına rağmen uygulamada yerellikten beklenenden yüksek bir şekilde güç alması. Mesela Türk Bağımsız Sineması Avrupa’nı en kuvvetli üç bağımsız sinemasından birisi; Amerikan Bağımsız ana akım sinema için bir nevi laboratuar iken, Türk Bağımsızı art-house için yeni yollar arıyor.
  • Türk Popüler Sineması için benzer bir şey söylemek ise biraz zor. Popüler Sinema’nın gelişmesinde çok payı olan Yılmaz Erdoğan, yerellik ile küresellik arasında çatışmayı hiçbir zaman “Vizontele”de olduğu gibi yakalayamadı; Superman, Noel Baba esprileri üzerine kurduğu filmleri bir çatışmadan ziyade bir karikatürü andırdı daha çok. Mesela, Yavuz Turgul eski verimliliğinde olmasa da yerellikten beslenen popüler sinemanın nasıl üretileceğini göstermeye devam ediyor. “Eşkıya”, “Gönül Yarası”, “Kabadayı” ve “Av Mevsimi” hep bir şekilde bu topraklarla organik bir bağa sahip ve popüler sinema gramerini başarıyla uyguluyor. 
  • Ertem Eğilmez’in önemi önümüzde yıllarda daha bir artacak. “Hababam Sınıfı”, “Süt Kardeşler”, “Gülen Gözler”, “Şaban Oğlu Şaban”, “Banker Bilo” ve daha çok filmle nasıl bu topraklara has popüler sinemanın olacağını adeta dersini veriyor. Yeni nesilde Çağan Irmak, Murat Şeker gibi isimler kalan mirası değerlendirip, modernize etmeye çalışıyor. Popüler sinemamızın bir başka yönünde, Mahsun Kırmızıgül’ün özellikle “Güneşi Gördüm”üne yapılan eleştirilerde yeni Yılmaz Güney sevinçleri hâkim olmasına karşın Yılmaz Güney’in yanlış algılanmasında yatıyor bu teşbih. Kırmızıgül’ün popülist ve melodrama yaslanan anlatımının Yılmaz Güney’in acıtan gerçekçiliği ile bir alakası yok. Kırmızıgül’ün en büyük motivasyonun Hollywood standardına ulaşabilmek olması, filmlerinde yönetmen becerilerinden ziyade high-definition görüntülerin öne çıkması ve içinde bir türlü engel olamadığı büyük hikâye anlatma güdüsünün onun sinemasına zarar verdiği açık. Aslına bakılırsa, onun sinemasında yerellik, bu toprağa aidiyet duygusu birincil önemden ziyade sos havasında; çünkü anlattığı hikâyelerle uyuşmayan bir görsel dili var-kamera şovenizmi. Abdullah Oğuz belki de popüler sinemamızın teknikten en fazla yönetmeni; bu sebeple kamera şovenizmi ile kendisine ket vuran isimlerden biri. “Mutluluk”ta bu şovenizmden kurtulabildiği için zaten “Mutluluk” en iyi filmi.
  • Popüler Sinemamızın en büyük çıkmazı olan yerellik, aidiyet duygusu şaşırtıcı bir şekilde Bağımsız Sinemamızın en kuvvetli kalemi. Son birkaç yıldır inanılmaz bir form yakalayan Türk Bağımsızı bir yandan yerellikten evrenselliğe ulaşan filmlere imza atarken, bir yandan da hiç beklenmeyecek deneylere de girişebiliyorlar. Derviş Zaim’in bir hat sanatçısına özenip tek kamera hareketi ile çektiği “Nokta” dudak uçurtacak bir başarı. Taşra ile şehir arasındaki çatışmadan sonunda kurtulabilen-her ne kadar bu çatışma Cannes’da Jüri Özel Ödülü’nü getirse de- Nuri Bilge Ceylan “Uzak”tan daha fazla heyecanlandıran “Üç Maymun”u ile olgunluk dönemine girdiğini üstüne basarak gösterdi mesela-ki bu deneme de Cannes’da FIFRESCI ödülü getirdi. Reha Erdem’in “Beş Vakit”i, “Hayat Var”ı, “Kosmos”u; Zeki Demirkubuz’un “Kader”i, Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf Üçlemesi, daha ilk filmlerini çeken birçok genç yönetmenin eserleri insanı gururlandırıyor.
  • Popüler Sinemacı diye geçen birçok ismin çok para harcamasına rağmen Türk Bağımsızları ile yarışabilecek gücünün olmaması, her fırsat bulduğunda da onları yaylım ateşe tutmalarının temelinde bu var. Sinan Çetin’in Radikal Hayat’ta yayınlanan röportajında üstüne basarak anlattığı liberal sinema fikrinin çıkış noktası, onun yapımcı olduğu filmlerin gişesinden kesilen yardımlarla çok daha az bütçeye çok daha iyi filmler çeken bağımsız sinemacıların hazmedemediği başarıları var. Mahsun Kırmızıgül’ün, Yılmaz Erdoğan’ın festival jürilerine “niye popüler filmlere ödül vermiyorlar?” sızlanmasında da “iyi sinema iyi kamera ile çekilir” görgüsüzlüğü bulunmakta. Dört başı mamur bir “Vizontele”yi çıkarabilen yeni popüler sinemacıların öncellikle adam akıllı bir senaryo danışmanına ihtiyaçları var. 

19 Mart 2011 Cumartesi

Umut

Yönetmen: Şerif Gören, Yılmaz Güney
Senaryo: Şerif Gören, Yılmaz Güney
Oyuncular: Yılmaz Güney, Gülşen Alnıaçık, Tuncel Kurtiz, Osman Alyanak

70 senesinde vizyon gören bir film, Türk Sineması’nda “gerçek manasıyla” bir deprem yaratır. O ana dek bazı kendine has yönetmenlerinin cılız sesleri dışında ilk kez farklı bir sinemanın vurucu gerçekçiliğine bu denli şahit olur seyirci. Oyunculuk performansına müteakiben “kral” lakabını verdikleri bir adam yazıp yönettiği, üstüne başrolünü oynadığı “film”le bütün kalıplaşmış algıları zorlar.  Metin Erksanların, Lütfi Akadların, Atıf Yılmazların yapamadığı yapabilmek için; Yeşilçam’ın talebe göre üretim politikasına-Adana’dan pamuk ağalarının Ediz Hun’un zengin oğlanı, Türkan Şoray’ın fakir kızı oynadığı filmler sipariş ettiği bir evrendir Yeşilçam- yapımcılardan ambargo yemek pahasına karşı çıkmak adına; kendi popülaritesinin getirilerinden kendi sinemasını inşa etme fırsatını yaratmak üzere çekilir “Umut”. Ve Yılmaz Güney silinmeyecek izini serper sinemamıza.

Yılmaz Güney’i diğer yönetmenlerden, yönetmenlik deneyen yıldızlardan ayıran bir çok nüans var. Politik kimliğiyle aynı izlekten gelişen entelektüel birikim, güçlü bir sinema duygusu ve içinde bir türlü susmayan “Sinema bu değil!” çığlığı. Acemilik dönemini bitirdiğini bağıra çağıra ilan ettiği “Umut”ta Türk Sinemasında bir sosyal gerçekçilik türünü temellendiriyor, bir yandan da Yeşilçam’ın kemikleşmiş anlatım biçimlerine karşı mücadele veriyor. Yeşilçam’ın söyleyerek anlatma yönteminin içi geçmişliğinin yerine İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden beğendiği, öğrendiği, aldığı -göstererek anlatma- yöntemini alır Yılmaz Güney. Bu onun kolayca melodrama dönecek filmlerinin ağlatmaktan ziyade yumruk atan filmlere dönüşebilmesinde en önemli etkenlerden biri.

Yılmaz Güney’in çocukluk dönemini anlatan bu filmde, özellikle senaryonun –küfrün de işin içine girmesi ile- beklenmeyen bir doğallığa ulaştığını söylemek elzem. Tuncay Kurtiz de performansıyla filmin vurucu gerçekçiliğinde Yılmaz Güney’in en büyük yardımcısı. Ankara Sinema Derneği’ne göre Türk Sineması’nın en iyi on filminden biri olan bu film hakkında ne söylesek az biraz “spoiler”a kaçar.

-Cabbar, karısı, yaşlı anası ve beş çocuğunu, borç harç aldığı ve iki atın çektiği eski fayton ile geçindirme çabasındadır. Yaşamları büyük bir yoksulluk içinde sürüp gitmektedir ve uçan kuşa borcu vardır. Bir kazada, otomobilin çarptığı atlardan biri ölür. Yeni bir at almak için çalmadık kapı bırakmaz, evindeki bir kaç parça eşyayı da satarak parayı ancak denkleştirdiğinde ise araba ve diğer atı, alacaklıları tarafından satılmıştır. Cabbar, baştan beri define aramak için baskı yapan hamal Hasan'ın zorlamasıyla, nefesi güçlü bir hacının da onayıyla, define aramaya başlar.-

Kardeş Filmler

Ladri di Biciclette-1948
Bazı kendini bilmezler tarafından “Umut”un uyarlandığı film gösterilen İtalyan Yeni Gerçekçiliği başyapıtı. Her iki filmin de benzer bir izleğe sahip olmasına karşın “Umut”un sahip inanılmaz yerel dokunuşlar bambaşka filmler haline getiriyor. Oğul karakteri üzerinden Antonio’nun bütün iç çarpışmalarına tanık olurken, “Umut”ta bu oğul karakterinin yerini biraz zorlamayla hamal Hasan alır. Bisiklet Hırsızlığı özellikle final kısmında hümanizmini, vicdanını bir seviye daha yükseltirken “Umut” ise umutsuzluğunu bir seviye daha çıkarır.

Serpico

Yönetmen: Sidney Lumet
Senaryo: Waldo Salt, Norman Wexler
Oyuncular: Al Pacino, John Randolph, Jack Keohe, Barbara Eda-Young, Cornelia Sharpe

Scorcese'nin “Departed” ile en iyi yönetmen Oscar'ını almasının ardından yaşayan, Oscarsız Hollywood yönetmenleri arasında en büyük isme yükselen Sidney Lumet'in onun ne büyük isme sahip olduğunu gösteren işlerden birisidir “Serpico”. 1924 doğumlu emektar yönetmen, Hollywood'un yeni çağı 70lerde ardı ardına çektiği önemli filmler öne çıkmıştı. Henüz sinemadan elini ayağını çekmemiş bu kıymeti bilinmemiş efsanenin kariyerin başlarında çektiği “12 Angry Men” fenomeninden de tanıyabilirsiniz. “Serpico” Lumet ile Al Pacino'nun ilk işbirliği; bir sene sonra da yine muhteşem bir iş olan “Dog Day Afternoon” çekeceklerdir.

-Frank Serpico polisliğe adımını attığı ilk günden itibaren, kendi onur ve ahlak kurallariyla, polislik mesleğinin uygulamadaki halinin çatıştığını görür. Polislerin gerçekleştirdikleri tüm ahlaksızlıklara rağmen kendi ahlak kurallarından taviz vermeden polislik görevini sürdürmeye çalışır. Dürüst duruşunun yanında diğer polislerin sinirlerini bozan hippi hayat tarzı ile hayatı pek kolay geçmemektedir. Polisin içine düştüğü yozlaşmayı tek başına sona erdirmeye çalışan Serpico'nun gerçek hikayesini anlatır film.-

Serpico'nun belki de en güzel yanı, klişe bir başarı öyküsüne ya da bir suçla savaşa epiğine  dönebilecek hikayesini iddialı lafların arkasına taşıyıp olabildiğince bir yandan güçlü bir bürokrasi eleştirisine, bir yandan tahammülsüz ve hoşgörüsüzlük üzerine giden bir filme dönüşmesi. Film tüm gerçek hayattan uyarlamanın getirdiği tüm engelleri birer birer aşarken, yetmişler Amerikasını göz zevkini sonuna kadar dolduracak kadar güzel yansıtıyor. Sanat yönetimi ile 74 Oscarlarında aday bile olamaması şaşılası bir iş. Al Pacino'nun iki “Godfather” filmi arasında sunduğu performans ile neden sinema tarihinin en büyük oyuncularından birisi olarak gösterildiğini her sahnede beynimize kazımakta.-Francis Ford Coppola da iki “Godfather” arasında “The Conversation” gibi bir iş çıkarmıştır ki, Al Pacino'nun ya da Coppola'nın yetmişleri uzaylı olarak geçirdiklerine yönelik komplo teorim bile var.-

Kardeş Filmler 
Dog Day Afternoon-1974
Sidney Lumet ile Al Pacino'nun ikinci ve son işbirliği. Yine gerçek bir olaya dayanan filmde Al Pacino erkek arkadaşının cinsiyet değiştirme operasyonu için banka soyan hırsızı canlandırmakta. Vietnam Savaşı sonrası geri döndüğü Amerika'ya bir türlü uyum sağlayamayan gazilerin yanı sıra yetmişlerin cinsel özgürlük rüzgarına da güçlü bir yorum katmaktadır. Kardeşlik sadece yönetmen ve oyuncudan kaynaklanmamaktadır; özellikle alt metinde bambaşka hikayelere rağmen benzer dertlerin bulunması kardeşliği güçlendirir.

Silkwood-1984
Mike Nichols'un bir nükleer santraldeki sızıntının örtbas edilme çabalarına karşı çıkan Karen Silkwood'un hikayesini anlattığı filmi. Merly Streep, Kurt Russell ve Cher'in başrolleri paylaştığı film eli yüzü düzgün bir biçimde bürokrasiyi eleştirmekte. Müthiş bir Merly Streep performansının yanında Kurt Russell'in yakıcı gülüşü de işin bonusu. Cher'in canlandırdığı Dolly Pelliker karakteri üzerinden de farklı tercihlere duyulan hoşgörüsüzlüğe sağlam salvolar yollanmakta.

Easy Rider-1969
Dennis Hopper'in hem yönetip Peter Fonda'yla senaryoyu yazıp başrollerde oynadığı kült film. 68 kuşağının yollara ve özgürlüğe duyduğu bağlılığa dair yapılmış belki en güçlü film. Dumanla gelen doğaçlamanın filme uçuk bir hava kattığı da kesin. Jack Nicholson'un dahil olduğu sahneler bir anda sinema tarihinin en unutulmaz anlarına dönüşmekte. Finaliyle birlikte hoşgörüsüzlüğünün bir anlamlı bir temele dayanamadan şekillenip ne kadar ölümcül bir hal alabileceğini göstermekte. 

All the Real Girls

Yönetmen: David Gordon Green
Senaryo:David Gordon Green
Oyuncular: Paul Schneider, Zoey Deschanel, Patricia Clarkson, Shea Whignam, Danny McBride

2004 senesinde festivaller yoluyla Türkiye'ye uğrayan “All the Real Girls” sinemanın alternatif ayaklarından birinin ipuçlarını veriyor. Gittikçe temponun, görsel efektin, gösterişin yükseldiği ana akım sinemaya inat başka bir sinemanın olabileceğini gösteren bir film. Bir taşra kasabasında geçen bir aşk hikayesine indirgeyebileceğimiz öyküsü pek parlak bir vaat etmiyor gibi gözükse de her karesine sinen sinema duygusunun etkileyiciliği şaşırtıcı. Evet, karşımızdaki küçük bir büyük film.

-Paul kasabanın en çapkın gencidir ve kasabada birlikte olmadığı kadın kalmamıştır.  Takıldığı arkadaş grubunun lideri Tip'in, şehirde üniversiteyi bitiren kardeşi Noel kasabaya geri döner. Noel'in hayatı boyunca eline erkek değmemiştir. Tip'in tüm baskılarına rağmen Noel ve Paul yakınlaşırlar. Herkes artık beklenen sonu beklemeye koyulmuştur.-

“George Washington” ile bağımsız Amerikan sinemasına hızlı bir giriş yönetmen ve senarist David Gordon Green'in, bu filminde de iyi bir iş çıkardığını söylemek lazım. Yer yer doğaçlamaya izin veren senaryosunun bazı noktalarda acıtan bir gerçekçiliğe erişmekte. Bağımsız Amerikan sinemasının bazı romantik örneklerini hatırlattığı sahnelere rağmen özellikle ikinci yarısında iç burkan bir filme dönüşüyor. Süprizsiz yapısına rağmen Green'in güçlü yönetimi sayesinde kendine çekiyor “All the Real Girl” ve küçük bir öyküden büyük laflar etmeyi başarıyor.

Paul Schneider alışık olmadığımız bu jön rolünde karakteri tüm ayrıntıları ile özümsediğini gösteren bir performans sergiliyor. Parktadaki itiraf sahnesi ve final sekansındaki performansı onun kıymeti bilinmeyen bir karakter oyuncusu olduğunun altını çiziyor. En son “Bright Star”da izlediğimiz oyuncu, karakterinin tekinsiz ama bir yandan da çocuksu yanını eksiksiz sunuyor. Zoey Deschanel de sadece çok güzel gözleri olan tatlı bir kadın olmadığını gösteriyor-ama şunu da eklemek gerek, her ne kadar kendisinden çok umutlu olsam da bu filmdeki performansına bir daha ulaşamayacağını idrak ediyorum yavaş yavaş. İkinci yarısında her göründüğü sahnede seyircinin boğazını düğümletiyor. Son olarak yine muhteşem bir Patricia Clarkson'un filmin bonusu olduğunu ekleyelim.

Kardeş Filmler

Dandelion-İlk Aşk-2004
Amerikan taşra hayatını tasvir ediş biçiminden belki de “All the Real Girls” en çok benzeştiği film. Sıkışmışlık, kaybedilen gelecek umutları, sağlıksız aile ilişkileri, taşranın zamansız havası-burada Reha Erdem'in “Beş Vakit”i de analım- filmlerin ortak besleyenleri. Kötü sonlarla bitmelerine rağmen bunu Çağan Irmak'ın “Issız Adam”ı gibi melodram haline getirmek yerine böğre atılan sıkı bir yumruk kadar vurucu bir son hazırlamaları kardeşliklerini kuvvetlendiriyor. Senaryoların otobiyografik özellikler taşıması ve hikayenin erkek karakterin gözünden anlatılması bir diğer benzerlik.

Before Sunrise&Before Sunset-1995&2004
Linklater'in bu romantizm başyapıtları diyebileceğimiz filmlerle kardeşlik, etkili bir şekilde kullanılan doğaçlamadan geliyor. Jesse ve Celine'nin film boyunca konuşmaların yanında belki Paul ve Noel'inkiler pek doğaçlamadan sayılmayabilir ama bağımsız sinema içerisinde gitgide kendine sağlam bir yer bulan alternatif bir damarın yaratılmasında “Before Sunrise” ve “Before Sunset” kadar olmasa da gayet ciddi bir rol üstleniyor “All the Real Girls”.

24 Eylül 2010 Cuma

Rian Johnson

Sevdiğim adamlardandır şu Rian Johnson. Bizim topraklarda pek gürültü çıkarmamış iki kendine has film yapmış olmasının yanında ana akım sinemanın çoğu türde yaşadığı tıkanıklığın üzerine gidip ortaya birbirine geçmiş türlerden muazzam bir tat başarabilmiş olmasıdır beni çeken. Henüz kariyerinin başında olan bu adamı sadece çektiği iki filmle yapacakları izlenmesi gereken yönetmenler listesine ekledim. Çok saçma bir kararla Türkiye'ye Asi Gençlik ismiyle uğrayan Brick filminde bazı hamlıklarına rağmen belli bir sinema duygusu olan ve daha başka bir şeyler yapmak isteyen genç yönetmenden etkilendim ciddi ciddi. Böylesi bir film yapmak isterdim. Karakterlerin büyüme sorunlarının senaryoda yer bulmaması-bu noktada dedektif film şablonundan çıkmamak gibi bir tercihte bulunmuş olması böyle bir soruna itiyor, uyuşturuc batağına gömülmüş olmaları dışında pek bir şey öğrenemiyoruz sanki-benim nezdimde filmin çok iyi olmasını engelleyen öğe. 2008'de çektiği The Brothers Bloom'da farklı tadının yanında ket vuramadığı hamlıkları da göze çarpıyordu. Şu Rian Johnson'un yeni filminin hazırlıklarının başladığını görünce dayanamadım ve yazıyorum. Looper isimle projede Joseph Gordon-Levitt ve Bruce Willis'in oynaması kesinlenmiş. Heyecanla
bekliyorum.

25 Temmuz 2010 Pazar

Efsanevi 94 Yılı

1995 Oscarları belki de ödül töreninin başlangıcından beri en iyi oscarlar olarak görülmekte. Öyle ki en iyi film dalında aday olan beş filmden üçü sinema tarihinin en iyi filmleri listelerinde daima yer bulacak filmlerdir. Frank Darabont'un inanılmaz bir yönetmenlik performansı gösterdiği ve seyirci oyları ile belirlenen en iyi film seçmelerinde genellikle ilk sırayı alan "The Shawshank Redemption"; Quentin Tarantino'nun efsanevi filmi "Pulp Fiction"; Zemeckis'in olanca iyimserliği ile kotardığı aile filmi başyapıtı "Forrest Gump". 2010 Oscarlarında bir tane en iyi filmi hakeden film bulmakta zorlanırken 95 Oscarları'ndaki bolluk göz kamaştırıyor. Öyle ki herkesin itibar ettiği imdb.com'a  verilerine göre Shawshank ilk sırada yer almakta, Pulp Fiction 6'da, Forrest Gump ise 37'de görmekteyiz.

94 senesinin bu başarısından sinemaya giriş yapan "Post-Modern" kavramının katkısı tartışılmaz. Birbirine geçen türler, 94 senesinden önce rastlayamacağımız karakterler bir anda yepyeni bir soluk getirdi. Gotik yönetmen Tim Burton'un tek gerçekçi filmi "Ed Wood"a biyografik film kalıplarını kullanmasına rağmen biyografik film diyemeceğimiz, Amerikalı Fransız ya da Fransız Amerikalı yönetmen Luc Besson'un hala en iyi işi olan ve sübyancılığa meyleden "Leon"una aksiyon deyip de kurtulmak mümkün değil. Aradan onca yıl geçmesine rağmen aşk filmi olarak sınıflandıramayacağımız "Leon" romantizmine yaklaşan tek filmin yine aşk filmi olarak sınıflandıramayacağımız "Wall-e"'nin olması, bu filmlerin post-modern yaklaşımı ne kadar başarılı kullandığına önemli bir işaret. Post-modern yaklaşımın hiç beklemediğimiz bir alanda, animasyonda kullanımı da 94 senesine rast gelir. Sinemada izlerken ağlamayan çocuğun bulunmadığı, Disney'in tarihi boyunca yaptığı tek cesur hamle -ana karakterlerden birinin ölümü- ile akıllara kazınan "Lion King".

94 senesinden komedi de nasibini alır. Jim Carrey adlı bir komedyen bu yıl yaptığı üç filmle bir anda dünya yıldızı olup çıkar. "The Mask"ta görsel efekt yardımıyla o müthiş mimiklerini konuşturan Carrey, Farrely'lerin aartık klasik olmuş aptal komedisi "Dumb&Dumber" ve dedektif komedisi "Ace Ventura: Pet Detective" ile kendi mimikleri ile ortalığı yıkar. Öyle ki Amerika'da o sene en fazla gişe yapan 15 filmden üçü bu filmlerdir. Bu üç filmin rakamları 300 milyon doları aşmıştır.

Avrupa sinemasında da yetkin eserler ortaya çıkar 94'de. Bela Tarr'ın 450 dakika süren başyapıtı "Satantango", Kieslowski'nin renk üçlemesinin son filmi "Three Colors: Red", Milcho Manchevski'nin insancıl başyapıtı "Before The Rain", Michael Radford'un "Il Postino"su, Ken Loach'ın "Ladybird Ladybird"u öne çıkan filmler olarak kayda geçiyor. Daha sonra Hollywood'da şansını deneyecek olan Kar Wai Wong'un "Chukking Express", ülkesinde sinema hayatını sürdüren Yimou Zhang'un "Huozhe"su Uzakdoğu'dan dünya sinemasına açılmada mihenk taşlarını oluşturmakta.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

George Clooney Evrimi

George Clooney evreninde 1998 senesi bir milat olarak yaftalanabilir. Efsanevi hastane dizisinde yakaladığı başarı ile Hollywood'da yakaladığı şansı başarısız -hatta saçma sapan- tercihlerle baltalayan Clooney için televizyondan dünyasından sinemaya geçme denemeleri kapıyı bir daha açılmamak üzere kapanmak üzerededir. Daha sonraları o dönemde rol aldığı Batman&Robin projesinde bulunmuş olmaktan utandığını itiraf edecektir. Kült film olmaya oynayan From Dust Till Down, başarısız politik-aksiyon denemesi The Peacemaker, vasat bir romantik komedi olarak kayıtlara geçen One Fine Day, Clooney kredisini azaltmaktan başka bir işe yaramamıştır.

Ve 1998 senesi. Kağıt üzerinde berbat bir proje olan Out of Sight. Sinema geçmekte başarılı olamayan ve televizyondan kurtulmak için son şansını kullanan George Clooney, o tarihe kadar sadece kalçası ile odak noktası olabilmiş ve oyunculuk denemeleri ile izleyicileri güldürmüş Jennifer Lopez, genç yaşında çok iyi bağımsızlara imza atmış ama doksanları ikinci yarısında itibarı ve kendisine duyulan güveni azaltmış Steven Soderberg. Ortaya çıkan iş ise bu üç ayağın doğuşunu sağlamakta. George Clooney ile Jennifer Lopez.arasındaki yüksek kimya bu ölü doğan filmin zafere ulaştıran en önemli etmen oluyor.

George Clooney'in kariyerinde ikinci kırılma noktası ise 2005 yılı. Coen Biraderler, Terrence Malick, Robert Rodriguez gibi isimlerle çalışmasına rağmen bir türlü cazibe merkezi olan imajından sıyrılamamıştır Clooney. Bazı iyi performanslarına rağmen bir türlü iyi oyuncu olarak görülmüyordur. 2005 senesinde politik kimliği ile öne çıkan George Clooney Akademi ödüllerine üç farklı dalda aday olarak büyük bir başarıya imza atar. En iyi Yönetmen ve En iyi Senaryo adaylıklarını getiren "Good Night, and Good Luck" ile taraflı tarafsız herkesin takdiri kazanan Clooney yönetmen olarak saygı duyulan bir isim de olmuştur. Yine politik bir gerilim olarak adlandırabilireceğimiz "Syriana" filminde gösterdiği performansla En iyi yardımcı erkek oyuncu ödülü alıp, tek oscarını kazanmıştır.

2005 senesinde kazandığı politik kimliğini 2007'nin en iyi politik filmi Michael Clayton'da, Coen komedisi Burn After Reading'de ve son yılların en absürd politik komedisi The Men Who Stare at Goats'da oynayarak perçinlemiştir tabiri caizse. Bu listeye bağımsız ruhlu, politik mesajlara sahip romantik komedi olarak tasvir edebileceğimiz Up in the Air'ı da katmak mümkün. Dört filmlik bu mini listede gösterdiği performansla iki kere daha Oscar'a aday olduğunu belirtmek lazım.

Öyle bir noktaya geldi ki George Clooney, işin mutfağına da girmesinden dolayı biz seyirciler ondan artık sıradan, sırf para kazanma derdi olan filmlerde olmayacağını bilir hale geldik. Clooney ismi bir zamanlar ucuz romantik komediler, Batman&Robin gibi berbat blockbuster projeleri ile anılırken, şimdi afişte isminin bulunması filmin kaliteli olduğuna alamet olarak görüyoruz.

23 Temmuz 2010 Cuma

Truman Capote'yi Tanımak

İnsanat'ın son yazısını okuyunca "Truman Capote olmak nasıl bir histir"i betimleyen filmi yazmazsam olmazdı. 2005'in süpriz filmlerinden "Capote" mevzubahis. Akademi ödüllerine beş önemli dalda aday olup, en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanan filmi ilginç bir sinema denemesi olarak ele alabiliriz pekala. Truman Capote'nin Amerikada yılın olayı olan "In Cold Blood" romanının yazış dönemine odaklanan filmde, kendimizi bir yandan sanki bir edebiyat atölyesi içerisinde, bir yandan da Amerikan taşrasının ürpertici havasını soluyorken buluyoruz.

"In Cold Blood" romanı sebepsiz yere işlenen en vahşi cinayetin anatomisini sunuyor okuyucuya. Katil ve maktüllerin hayatlarına müdahil olan Capote, inanılmaz ayrıntılı tasvirleri ile de cinayeti tüm geçekliliği ile karşımıza koymakta. Suç kavramına sosyolojik temeller üzerinden eğilen yazar, toplumda kazanan ile kaybeden arasında yükselen ayrımın, duvarın esas suçlu olduğunu iddia ediyor. Bu noktada katillerden birisi ile duygusal bir bağ oluşturduğunu söylemek de gerek. Bir çok eleştirmenin bu ilişkiyi gündeme getirerek, Capote'nin suçu topluma atmasını bu ilişkiye bağlıyorlar. Bu görüşe katıldığımı söyleyemeceğim, size de kendi fikrinizi yaratmak için Ayrıntı Yayınlarından "Soğukkanlılıkla" ismi ile piyasaya çıkarılan kitabı önerebilirim. Üstelik bu kitabı okuduktan sonra, filmden alacağınız zevkin iki hata daha fazla kata çıkacağının garantisini verebilirim.




Tabi romanı okuduktan sonra kitabın nasıl yazıldığını izlemek kesmediyse sizi, sizi 1967 yılında yapılmış "In Cold Blood" uyarlamasını önerebiliriz. Kitaba oldukça sadık yapılmış bu uyarlama da oldukça iyi eleştiriler almış, hatta Akademi ödüllerine de dört dalda aday olmuş. Robert Blake'nin unutulmaz Perry yorumu ve Dick rolündeki Scott Wilson ile arasında yüksek uyum filmi cazibeli kılan ayrıntılardan birisi. Dönemin en rahatsız edici filmlerinden biri olduğunu söylemeye de gerek yok. Modern amerikan edebiyatının en rahatsız edici romanından sinemaya bu kadar güçlü taşınması takdire şayan.

Capote'yi sadece "In The Cold" üzerinden tanımaya çalışmak yeterli gelmezse, yine unutulmaz bir uyarlama olan "Breakfast at Tiffany's" izlemek yerinde olacaktır. "Capote" filminde de Truman Capote'nin hayatının bir parçası olarak görebileceğiniz sosyete hayatını, partileri Audrey Hepburn'un çarpıcı oyunculuğunun da katkısıyla izlemek de cabası.

22 Temmuz 2010 Perşembe

M. Night Shyamalan Gecesi

Son filmi "The Last Airbender" uyarlamasından evvel eleştirmenlerden ve seyircilerden değişik tepkiler alan Shyamalan Gecesi düzenlemek farz oldu. Cumartesi gecesini 99'dan beri, daha doğrusu "ölü adamlar görüyorum" vakasından beri yaptığı her işin üzerine olumlu ya da olumsuz belki de gereğinden çok fazla konuşulan yönetmene ayırmak gerek.

İlk film Sixth Sense: Hakkında yeni bir yorum yapmak, başka bir açıdan bakmak neredeyse mümkün değil. Özellikle atmosfer yaratmak konusunda ders olacak filmin senaryosunda yapısal bir bozukluk bulmak işi de sinema manyaklarını çıldırtacak cinsten. Film matematiğinin kusursuz şekilde uygulanmasının yanı sıra süpriz son kavramını sonsuza kadar değiştirmesi de cabası.-Şunu da belirtmek gerek; Dr. Crowe'un ölü olduğunun ortaya çıktığı bölüm tamemen kesilmiş olsa bile, karşımıza çok iyi bir film çıkmış olacaktı. Küçük Cole'nun "ölü insanlar görüyorum"unu annesine anlattığı kısmın klasik sinema tanımları içerisinde filme yeterince güçlü bir son hazırlıyordu. Kimse film bitti işte dedikten sonra böyle bir son beklemiyordu. Ortada "Usual Suspects"teki süpriz son gibi bir son yoktu. Çünkü başka türlü bitemezdi şüpheliler.-

İkinci film ise Unbreakable: En fazla haksızlığa uğrayan filmi diyebiliriz yönetmen için. Final sahnesi ile Sixth Sense'nin mirasından nemalananmakla suçlanan film, aslında çizgi roman sanatına yapılmış çok iyi bir güzelleme. Final sahnesindeki cesur hamleyle iyi ile kötü arasındaki ilişkinin üzerine ciddi laflar söylediğini de itiraf etmeliyiz. Eliyah karakterinin derinliği, malzemesi ile bir anda bazı eleştirmenlere göre Sixth Sense'i geçen bir duruma gelmesine rağmen gişede süpriz son algısına yenik düşmüştü. Gizli bir başyapıt.

Üçüncü film ise The Village: Bu filmin burada olmasının sebebi ise yönetmenin filmlerinin süpriz sonlu yarısında olması. İlk iki filmden daha geniş ve parlak bir kadroya sahip bu filmi diğerlerinden farklı yapan ise yönetmenin tek gerçek ötesine bağlanmayan bir film olması. Yönetmenin atmosfer konusunda zayıfladığını, içindeki oyunculuk isteğinin biraz daha ön plana çıkmaya başladığı, bir çoklarına göre kariyerinin ciddi ciddi düşüşe geçtiğini söyleyebiliriz. Sırf Bryce Dallas Howard keşfi için izlenebilecek bir film. İyi bir film demek zor ama kötü de sayılmaz.

Dördüncü filmde tamemen kişisel sebeplerden The Happening: Yönetmenin tercihlerinin keskinleştiği, gitgide arthouse sinemaya göz kırpmaya başladığı bir film Happening ve kesinlikle herkese göre değil. Kaderci diye yaftalayabileceğimiz ikinci grup filmlerinin, kaderinde kahramanlık olan bir karakterin olmayan tek üyesi. Çatıdan atlama sahneleri ile sinema tarihinin en saykodelik sahnelerinden birine sahip olduğunu da belirtmeliyiz.
Ayrıca Zoey Deschanel'i korkarken izlemek de ilginç bir deneyim.

Beşinci filmde ise Signs. Sorunlu aile takıntısının cıvkının çıktığı, zaten ürkütücü olan uzaylı konusunu sadece fon olarak kullandığı, uzaylıların bulunmadığı kısımda daha önce biz bu filmi izlemiştikten kurtulamadığımız ve yönetmenin egosunun giderek büyüdüğünü acı ile izlediğimiz film olarak geçti kayıtlara. Collen Hess'in ölümünün anlatıldığı sekansta yönetmenin maharetli ellerini fark ettiğimiz gibi film bitince artık senaryoyu ehil ellere bırak da dedik. Şımarmıştı Shyamalan.

Son olarak babasından bebelerine gelen korkunç masal Lady In The Water. Sinemada keşke babam da bana böyle hikayeler anlatsa demedim değil ama yönetmeni yan rolde yeni başkanı en fazla etkileyecek kitabın yazarı olarak izlemek can sıkıntısından daha fazlası. Narsizm yolcusu olmakla suçlanan -haklı olarak- yönetmenin "hayatta herkesin bir rolü vardır" önermesinin tavşanın suyunun suyu haline getirmesi de eleştirelecek bir başka nokta. İyi oyuncu, güzel oyuncu Paul Giamitti yırtınıyor.

Eleştirilse de sevilse de, Shyamalan filmlerini izlerken hiç olmazsa sıkılmıyorsunuz. Yönetmenin aptal ya da paragöz olmadığı ortada ama bazen fazla zekalı olduğunu da düşünmeden edemiyorsunuz. Sabaha karşı uyuyabilirsiniz, uyandığınızda kendine has bu yönetmeni cidden tanımaya başladığınızı düşünebilirsiniz. Hatta iyi bir çocuksanız...